21 Ekim 2012 Pazar

17 nisan 2011'de bir veda etkinliği olduydu sami yen'de. gittik bekledik, organizasyon denildiği gibi gerçekleşmedi. ama günün en güzel şeyi, herkes yavaştan dağıldıktan sonra, görevlilerle konuşup içeri giren bir abinin sami yen'in kale fileleriyle çıkması olmuştu. etraftan bulunan bıçaklarla, kesip birer parça aldık kendimize, sami yen hatırası. odamın baş köşesinde. daha yıkımı bitmemişti sami yen'in.

15 mayıs 2011'de sansür yürüyüşü için mecidiyeköy'de arkadaşımla buluşacaktım. bi 20 dakika geç kalacağını söylediğinde, soluğu sami yen'de aldım. numaralının çok küçük bir kısmı kalmıştı yıkılmayan. etrafını çevrelereyen metal duvarın aralarındaki ufak boşluklardan baktım. öyle bir dalmışım ki, bir 10 dakikam o ufacık aralıktan içeriye bakarak geçti. (romantize etmeden söylüyorum ki), gözlerim doldu. sonra gözüm baktığım aralığın 10 metre ötesindeki kapıya ilişti. kapalı gözüküyordu ama "ulan bi deneyeyim şansımı" dedim, ittirdim kapıyı, açıldı. tam kapanmamış kapı meğerse. içeride çalışanlar da kapalı olduğunu sanıyormuş.

kapı açılınca, içeri girmek için tereddüt bile yaşamadım. evime giriyordum sonuçta. bir 5 metre ilerledikten sonra bir görevli geldi yanıma "sizi içeri biri mi aldı?" diye sordu. "hayır" dedim "kapı açıktı, girdim içeri son bir kez bakmak için" dedim. bu sefer görevli de galatasaraylı olduğunu belirtip "çok zor geliyor burayı bu halde görmek, hayatımız burda geçti" dedi. "sorma be abi" dedim. gidip eski açık'tan bir parça moloz aldım. evet moloz. eyvallah diyip çıktım sami yen'den. o moloz da şu anda odamın baş köşesinde duruyor. ve gerçekten de, bir taş parçasına neden bu kadar değer verdiğimi anlayan insan sayısı bir elin parmaklarını geçmiyor çevremde. "manyak mısın, alt tarafı beton. sarı kırmızı bile değil, ne belli sami yen'den olduğu." diyenler bile var.

bunu diyenlere inat, cevabım belli. "beton sami yen'inse, ruhu vardır."
(fuel oil, 26.05.2011 23:53)


"göğsüm daralıyor, yüreğim yanıyor.
olmasaydı sonumuz böyle."

harbiden olmasaydı ya sonumuz böyle. aklıma gelmezdi bir gün yıkılacağı ve o zamana kadar maç izleyememiş olacağım. her ne kadar zerre suçum olmasa da imkânsızı denemediğim için içim buruk. belki, belki gidebilirdim. ama olmadı.

istanbul’dan otobüsle 12 saat uzakta yaşamak sarı-kırmızı aşığı için zordur. lise bitene kadar zaten gitmem imkânsızdı. bir umut üniversite yıllarında giderim diye düşündüm çok zaman. ama gel gör ki yaşadığımı şehirde okumak zorunda kalınca o umut da söndü. hem de ne sönüş. çalışmaktan okumaya bile fırsat bulamıyordum. okuldaki hocalar derslere %20 civarı katılım gösterdiğim halde tanırdı beni ve mezun olduğumda "olum sen bitirdiysen bu okulu herkes bitirir" demişlerdi. 4 yıllık okulu 5 yılda bitirmek gerçekten mucizeydi benim için.

okul bitip de çalışmaya ara vereceğimi anladığımda takvimler 2004'ü gösteriyordu ve ben "lan olum bir ihtimal daha var, o da askerliği istanbul’da yapmak mı dersin?" diye türküler söylüyordum kendi halimde. ama zalım felek sillesini bir kez daha suratıma suratıma vurmuş ve vatani görev için beni şırnak/uludere/gülyazı'ya göndermişti. adını sanını ilk defa duyduğum bu köy makûs talihimi çevirecek bir kapı değildi. görev kutsaldı ve umudumu yitirmeyip askerlik sonrasını beklemeye başlamıştım.

şanslıydım ki askerlik biter bitmez iş bulmuştum. ideallerimi %100 karşılamasa da sevdiğim bir iş idi muhasebe/finans. çalıştığım şirketin yan kuruluşunda 7-8 ay çalıştıktan sonra merkeze gelmiştim ve artık istanbul’da maç izleyebilme umutlarım daha da yeşillenmişti. evet, çalıştığım şirket doğup büyüdüğüm, üniversiteyi de okuduğum şehirdeydi ama maddi olarak kendimi toparladığım gibi hemen bir maça gidebilirim diye düşünüyordum. ama işte maddi konular her zaman insanının planladığı gibi gitmiyordu. babanın emekliliğinin gecikmesi, kardeşin dershanesi vs. derken eve yapılan maddi yardımlar bir türlü kenara birikim yapmaya müsaade etmiyordu.

ve 2006 senesi geldiğinde olan olmuştu. vinca başını alıp çok uzaklara gitmişti. yolu da istanbul’dan geçecekti hatta. ama sadece istanbul atatürk havalimanı'nın dış hatlar terminalinden... ki zaten haziran ayında istese de maç izleyemezdi. bavulunu aldı ve hiç tanımadığı, hakkında en ufak bir fikri bile olmayan insanların arasına; cezayir’e doğru yola koyuldu. hani ali kırca'nın ali sami yen'e veda gecesi'nde de bahsettiği ülkeye:

"ülkemin yüzyıllık yalnızlığını yendin dünyada…
duyuldu adın cezayir’den çin’e, kenya’dan arjantin’e,
kimsesizliğimizi yendin bir anda… yen dedi yendin…"

kafası rahattı aslında, en azından artık maddi konuları kafasına takmayacak, geleceğe dair daha net planlar yapabilecekti. ama ali sami yen stadı ile olan kaygıları hala devam ediyordu. ancak yaz aylarında türkiye’de olabilecekti ve maçları izlemesi imkânsızdı. bir türlü denk gelmiyordu. 2006, 2007, 2008, 2009, 2010 derken yıllar su gibi geçiyor bir yandan da aslantepe üzerinde harika bir arena yükseliyordu. bu stadın yükseldiği her gün biliyordum ki ali sami yen'in ömründen bir gün daha gidiyor. vakit daralıyordu, durdurulmak istenen zaman mıydı aslantepe miydi bilmiyordum. ben dönseydim türkiye’ye, öyle bitseydi ya inşaat.

derken takvimler yine değişiyor ve 2011'e giriyorduk. son maç için geri sayım başlamıştı. kalbimde buruk bir acı, yüreğimde yas, gözümde yaş televizyon karşısına geçtim. 11 ocak 2011 benim için unutulmayacak bir gün bundan sonra. aklımdan çıkmayacak ömrüm boyunca. kendimi suçlu hissetmeme sebep olacak. anlattığım imkânlar dâhilinde gidemedim bir türlü mabede. koklayamadım o havayı. coşamadım türkülerle!

ama bir kaç sahne var ki o geceden aklımda kalan, bütün bunlar kadar üzdü beni. bir kaç kere birbirine giren, kavga eden taraftarları gösterdi kameralar. oradan oraya koşturmalar, tehditler, diklenmeler. derdiniz nedir çözemiyorum ki? hangi sebep böylesine bir günde ağız tadını bozabilir insanın? son maçta ali sami yen stadı’ndasın, şanslısın bilet bulabilmişsin, ömrü hayatında görebileceğin tüm galatasaray efsaneleri orada. sen hala kavga hır gür peşindesin. o an orada olmak için yalvaran milyonlarca insan var bu ülkede. bırak ülkeyi dünyanın dört bir yanında hatta. işte bu beni hem üzdü hem sinirlendirdi o gece. bulunduğu ortamın değerini bile anlayamayan insanlar oradayken ben televizyon başındaydım, üstelik binlerce kilometre uzakta.

velhasılı vel kelam ali sami yen stadı benim umutlarımla birlikte tarihteki yerini aldı. bize her sevdadan geriye yine galatasaray kaldı. ve benim galatasaray’ı evinde izleme şansım da artık türk telekom arena'ya kaldı. yolu galatasaray’dan geçen herkesle bir gün aslantepe'de görüşmek üzere...
(vinca, 21.08.2011 13:04)


1998 yılında üniversite okumak için bulunduğum sakarya'dan arkadaşlarla toplanıp bir milli maça gitmeye karar verdik. türkiye-finlandiya... maç, ali sami yen'deydi. o kutsal betona basmak için erken saatlerde girdim stadyuma. kapalı tribüne tam saha ortası hizasından giriş yapmıştık. ilk 15 dakika sadece boş tribünlerini, o güzelim yeşilini seyrettim. ali sami yen'deydim, inanabiliyor musunuz? televizyondan izlediklerimi şimdi yerleştiriyordum sami yen'in noktalarına. cüneyt kaptan çıkıyordu en önde, arkasında simoviç, erhan, ismail diye giden sıralama. işte tanju mükemmel plasesini atıyordu yeni açık tarafındaki kaleye neuchatel xamax maçında. derwall ile mustafa hoca omuzlardaydı 14 yıl sonra gelen şampiyonlukta, görüyordum... burası ali sami yen'di... ali sami, "yen" demişti türk olmayan takımları, galatasaray da burda yenmişti işte. evet evet, duyuyordum; "re re re, ra ra ra, galatasaray galatasaray cim bom bom" diye inliyordu bu kutsal beton, dünyanın belki de en eski tezahüratını ederken. allah'ım şükürler olsun bugüne, sami yen'deydim...

burası sami yen burdan çıkış yok derdik ya hep; yalan değildi. bizim için bile yalan değildi. evet, galatasaray aşktı, sarı-kırmızı sevdaydı ama ali sami yen de yeni bir ateşti çıkmayan içimde. çünkü sonra orda gördüm ben ilk; hakan'ı, okan'ı, suat'ı, tugay'ı... orda yazmaya başladı tarihi imparator terim... hagi; orada yeniden doğdu ve aldı dünyayı karşısına. orada izledim doyamadığım, hala yerine yar koyamadığım popescu'yu. tanju'nun neuchatel'e topu astığı kale ile taffarel'in geçişe kapattığı kale aynıydı. eski açıktan bakışırdık mondi'yle. 16 dakika boyunca şampiyonluğu beklerken bile yıkılmamıştı. hasan şaş'ın gözyaşları hala parlak bir lekedir o çimlerin üzerinde. dahası var mı bilmiyorum ama sami yen'di işte... maldini'nin "kimse beni burada 23 bin kişinin olduğuna inandıramaz" dediği yerdi burası... tarih kimleri yazdıysa, mekan hep aynıydı. o, başkanın adıydı. ali sami bey'den arda'ya kadar tarih demekti. galatasaray türkiye'ydi, başkenti de sami yen!
zihnimde hiç yıkılmamış olan, kırık dökük koltuklarını özlediğimdir.

babamın elimden tutup getirdiği, istanbul'a ilk geliş sebebimdir.

o yaşta baba sesinin ne kadar gür olduğunu, ertesi gün de ne kadar kısılabileceğini gösterendir.

benim sözlüğümde stadyum kelimesinin anlamı, babayla gelinen ilk yerdir.

kim sorarsa hala tuttuğum takımın evi, başka yeri kabullenmeme engel olan, benim için mecidiyeköy'de yer-yön tarifinde kullanılandan çok daha anlamlı olanıdır.
(lavitalavita, 14.10.2012 09:48)
(ekşisözlük)

''sami yen gibi özlemek'' diye bir söz var artık.. özlemlerin en büyüğü....

20 Ekim 2012 Cumartesi


Daha doğduğunda Ali Sami Yen diye fısıldadı kulağına o "ses" adını...

Bir babanın çocuğuna vasiyeti gibi, Ali Sami Yen dedi...

Sami Yen dedi... Yen dedi...

Yen dedi yendin...Yendin bu alemde yenilecek ne varsa birer birer...

Önce ümitsizliğimizi yendin...

"Galatasaray'ın olduğu yerde umut hep vardır" diyerek yendin...

Yendin işte...

Takarken altı kez krallık tacını, gururu taç yaptın başlarımıza,

Ve fakat kralların kibrini yendin o müthiş tevazunda...Yendin...

Tıpkı, "Sevenleri üzmeyelim baba" dediğinde,

Renklerin paraya esaretini yendiğin gibi...Yendin bir kere daha...

Çanakkale'deki kınalı kuzulardan mirasdı başkaldırışın yedi düvele.

Kurtuluş savaşına taşınan mermilerin ışıltısıyla,

Yendin bu topraklarda karanlığı en umutsuz zamanda.. . Yendin...

Milan'ı, Manchester'ı sildin devler liginden en mağrur anlarında...

Barselona'yı, Real Madrid'i devirdin,yendin...Yendin...

Açıldıysa ilk sen açtın bu ülkenin kapılarını Avrupa'ya...

Sen getirdin tarihin en büyük şeref madalyasını bu coğrafyaya.

Ülkemin yüzyıllık yalnızlığını yendin dünyada...

Duyuldu adın Cezayir'den Çin'e, Kenya'dan Arjantin'e,

Kimsesizliğimizi yendin bir anda...Yen dedi yendin...

Yendin bu dünyada yenilecek ne varsa birer birer , yendin...

Çünkü... Sen... Ali Sami Yen'din...

Şimdi, gidiyoruz işte...Çığlıklarımızı, hasretimizi ve göz yaşlarımızı bırakıp çimlerine,

Kahraman ruhunu ödünç alıp götürüyoruz gittiğimiz yere,

Adını yazmak için yepyeni zaferlere...

Ali Kirca

Ali Aydın (Eski hakem): Ali Sami Yen'de yönettiğim ilk maç G.Saray ile Altay arasındaydı. Galiba 98-99 sezonuydu. Popescu'nun barajı dağıttığı, benim tekrar ettirdiğim ve Hagi'nin serbest vuruş kullandığı maçtı. G.Saray ya 3 ya da 5-0 kazanmıştı.O maçın bende ayrı bir anısı var. Zira maçtan sonra gazeteler "Ali Aydın, Hakan Şükür'ün formasını aldı" diye yazmıştı. Oysa ben o maçta Hakan Şükür'ün formasını almadım. Almadım ama bugün keşke alsaydım diyorum. Çünkü Hakan Şükür bir dünya yıldızıydı. Alsaydım, şimdi evimde bir dünya yıldızının forması olurdu